İZNİK ULTRA 55K RAPORU

Akın KAYGISIZ

Akşam saatlerinde yola çıkmamızın ve önümde dört günlük bir tatilin olmasının verdiği hafiflik içinde yemeli, içmeli ve bol şarkılı-türkülü bir yolculuk başlamışdı. Yolcuk 21:00 sularında İznik merkeze girmemizle son buldu. Kit sırasına girip kayıt işlemlerimizi tamamlarken (benim, geçerli bir sebep sunmadan, keyfi olarak nitelendirdiğim bir tavır içinde) benim kullanmayı planladığım 200ml süt kutusunu kabul etmediler ve orada yer alan stantlardan satışı yapılan bardağı almamızı önerdiler, hafif bir gerginlik içinde kitlerimi alarak ertesi gün için son eksiklikleri de tamamlayarak, yolculuğun ardından son yemek işlerini de yapıp DSİ misafirhanesine giderek odamıza yerleşmek için işlemlerimizi başlattık. Bu esnada organizasyon tarafından alınan kayıt bedeli ile DSİ’nin verdiği fiyatların arasında fark olması beni son derece gerdiğini itiraf etmeliyim. Bu tür organizasyonlarda zaten kayıt ve diğer giderler için masraflar yapıyoruz. Kendimin de Ekip için konaklama ayarlamalarını yaptığımı düşününce DSİ’nin daha düşük fiyat vererek organizasyonun (bence) buradan da ekstra kâr etme hırsı çok itici geldi. Artık bu arkadaşların düzenlediği yarışlara katılmama ve çevremdeki kişilere de bu yönde telkinde bulunacağım aşikar…

Kitlerimiz, koşu ekipmanlarımız ve yol yorgunluğu sonrası gece 00:00 gibi dinlenmeye geçebildim.

Her yarış zamanı ayrı bir heyecan hissettiğimden dolayı sabahları çok erken kalkıp benden önce yarışacak arkadaşlarımı yarışları için uğurlamaktan son derece mutlu oluyorum. 90K için koşacak arkadaşlarımız Eda ve Kürşat ile birlikte kahvaltı yapamamış olsak da, uğurlamaya yetiştim. Son temenniler ile saat: 07:00 gibi otelden ayrılarak kendi maceralarına doğru yola çıktılar…

Sonrasında kendim için hazırlıklarımı ve kahvaltımı yapmak üzere kahvaltı salonuna gidip kahvaltı eşliğinde kısa bir göl seyiri ardından yola düştük.

Start alanına varmadan önce bitiş çizgisi üzerinde Selman ile fotoğraf çekimi yaptık. Teamrunbo ekibi ile buluşarak Start noktamız olan Narlıca köyüne doğru yola çıktık. Başlangıçların en güzel yanı herkesin yarış heyecanına kapılmış arkadaşlarımızın, gülen ve tanıdık yüzlerin olması…

Uzun süredir görmediğim ve farklı şehirlerde yaşayan arkadaşlarımı görerek selamlaşıp, geçmiş ve gelecek için bir dizi sohbeti tamamlayarak, tabii fotoğraf çekmeyi unutmadan başlangıç noktasına geçtik…

Parkur hakkında daha önce koşan arkadaşlarımdan aldığım taktikler sayesinde önden başlamanın çok önemli olduğunu bildiğimden biraz hızlı ve kontrollü başladım. En önde olduğumdan bir yeri kaçıracağım korkusuyla sürekli arkama bakarak gidip biraz da olsa kendimi frenleyerek koşmama rağmen mezarlık yanında yer alan ilk dönüşü kaçırdım. Arkadaşlarımın beni uyarması sayesinde yarışa tekrar döndüm. (kendime not: parkuru iyice inceleyerek yola çık)

Birkaç km gittikten sonra dik ve çamurlu bir yokuş ile karşılaştık, koşarken aldığım ilk karar; kendimi yokuşlarda çok yormadan son km’lere daha diri ve koşabilir bir halde girmekti. Bu nedenle yokuşların başlarında ve sonlarına doğru kısa koşular yaparak tırmanışlarımı yapmaya başladım.

Önümde giden daha önce defalarca bu parkurda koşan Bahadır ve Oktay ile kaybolma riskimi en aza indirgemenin rahatlığı ile keyif alarak adımlarımı daha güvenli atıyorum. Her yanım yeşilin farklı tonları ve tarlaların içinden geçerken gördüğümüz köy ahalisi ile selamlaşmanın tadı bir başka J

İlk istasyon olan Müşküle köyünde hiç durmadan geçip yolun başında olmamın verdiği dinçlikle hızla yoluma devam ettim. Köyün içinde bulunan teyzelerin ve amcaların herkese destek olması ayrı bir hava katıyor bu parkura, evinin camından, kapısının önünden, kahveye giderken herkes bir lakırdı içinde koşanlarla, insanımız bu konuda gerçekten duyarlı olabiliyor ama neden şehir ile tanışanlar özünde olmasına karşın her şeye çok fazla duyarsız oluyor…

Müşküle köyünden sonra başladığımız tırmanış artık çamurlu yollara ve dağın zirvesine doğru ilerlemekteydi, yolda bulabildiğim kuru yerlere basarak, (ikinci kritik önem taşıyan kuru kalma; en azından yolun başında kendinizi kuru tutarak ileride doğabilecek ısınma sorununa başından önlem almak çok kritik önem taşımaktadır) olabildiğince istikrarlı bir şekilde dağın zirvesine doğru ilerlemekteyken, hafif hafif yağmur başladı. Bir süre geçtikten sonra şiddetini arttıran yağmurun etkisiyle zeminin çamuru iyice ayaklarıma yapışmaya başladı. Bu arada sabah son dakika yanıma aldığım yağmurluğumu çantamı da kapatacak şekilde üzerime giyerek yağmurdan kurtuldum. Çıkış bitmiş ve iniş başlamıştı, zemin geçen araçların  ve yağmur sayesinden koşmak için zor bir hal aldı, yolun bir sağına bir soluna doğru gidiyor, çamura fazla bulaşmaktan kaçınıyor ve bir buz pistinin üzerinde yürümek gibi bir kayma hissi yaşanıyor. Artık Süleymaniye (2. İstasyon) görünüyordu ve işaretleri de takip ederek köyün girişine kadar gittim ama önümde gölleşmiş bir yol çıktı, kuru  geçmek bir yana en az nasıl ıslanırımın derdine düştüm. Biraz sağa sola bakarak en kolay geçişin mümkün olacağı kısımdan karşıya atladım ama ayağımın ıslandı. Uzun zamandır kendimi kuru tutmayı başardığım an burada sona erdi ve ayağım çok olmasa da ıslandı. Biraz kendime kızarak istasyona doğru gidip içeri kadar girdim, bir tane zeytin ve bir paket helva alarak yeniden yola çıktım. (İstasyonda 6.  olduğumu söylediler)

Süleymaniye’den çıkışta asfalt zemin ve tırmanışla yola devam ettiğim sırada hava iyice kapanıyor, her yerimi sis kaplamaya başlıyordu. Uzak bir köşede bulutlar güneşi kapatırken vadinin içinde bir bölgeyi güneş aydınlatıyor ve bu doğal güzelliği görmenin mutluluğuyla parkurun içine koşabildiğim için kendimi daha da mutlu hissediyorum. İlerleyen zamanlar içinde artık görüş açım iyice düştü ve önümde gördüğüm bir kişiyi koşarak geçerken, kişinin 160k koştuğunu öğrenip, hafif adımlarla hayalet kasaba havası içinde küçük bir köye girdim.

Sis basmış sokakları boş, kenarları ağaç direkli parke taşlı yolları, yarım kalmış bina inşaatı ile tam bir hayalet kasaba hissi beni biraz tedirgin etti. Sebebi köpeklerden aşırı derecede korkmam, köyü geçip çıkışından sapa bir yola doğru sapıyorum, solda ve sağda bulunan işaretler ilk başlarda kafa karşıklığı yarattı ve ilk tercihim ile gittiğim yönde bir sonraki işareti görebildim. Artık yollar ıssız ve ben iyice yalnızlaşınca birden kar yağışı başladı ve “buff”ımı iyice suratıma kadar çekip soldan gelen tipiyi kesmeye çalışıyorum. İşaretleri seçmekte zorlanıyor, bazı kesişim noktalarında bir süre dikkat kesilerek yola devam ediyorum. Kar şiddetini her geçen dakika arttırıyor, ağır aheste yola devam ederken uzaklardan gelen sesler ile irkilip bir kontrol noktası vardır diye düşünürken Bahadır’ı gördüm bir süre yollarını kaybetmişler ama neyse ki çok uzaklaşmadan beni fark edip doğru yola birlikte bir süre devam ettik. Elimden geldiğince onlara eşlik etmeye çalışırken kendimi zorlamamak için biraz geride kalıp kendi tempomda devam ettim. Çamurun çok fazla olduğu ve garip bir şekilde kaymayı engellemek için atılan dalların üzerinden engelli bir parkurda koşan atletler gibi seke sek geçmeye çalışıyor, bir yandan da koşarak, büyük çalılıkların dallardan sakınıyor, çamurda kaymamak için kontrollü gidiyor ve 35k koşanları geçmeye çalışarak 40-50cm derinlikli teker izlerinin içinde ayakta durmaya çalışıyorum. Bir süre daha devam ettikten sonra Aylin’i gördüm ve seslendim, küçük bir sohbet ederek önümde beni bekleyen yokuşu koşarak çıkıp hızla uzaklaştım. Önümdeki yol daha bi zor geldi geçtiğim yerlere nazaran, kurtuluş ve yarışın bitişi olarak gördüğüm Derbent köyünün evleri ufak tefek görülmeye başladı. Köyün girişi çok çamurluydu, çimlerin bol olduğu yerlerden geçerek çamurdan kurtulmaya çalışıyorum ve artık Derbent göründü ve istasyona doğru ilerliyorum…

Derbent istasyonu, köye girip bir süre içeriye girdiğimde birkaç küçük arkadaşımız (koşuculara alışık oldukları belli) destekleyerek istasyona ulaştım. Sıcak çorbayı görüp biraz aldıktan sonra yiyecek ekmek ararken, istasyonda görevli olduğunu bilmediğim Sevgi ile karşılaştık, o an çok mutlu oldum uzun zamandır görüşmemiş olmamız sebebiyle olsa gerek.

Güzel desteğin için teşekkürler Sevgi…

Artık kalan 20k için yola çıkma vaktiydi, 20k koşacak arkadaşlarımızın da başlangıç noktasıydı bu köy, köyden çıkar çıkmaz uzakta görülen kalabalık fark ediliyordu, hızlı adımlarla onlara doğru ilerlemeye başladım. Bu parkurda koşan çok sayıda arkadaşım olmasının motivasyonu ile hızlandım. Görebildiklerime selam vererek garip bir yoldan iniş yoluna doğru devam ettim uzak bir köşede bir sürü kalabalık görünüyor ama onların olduğu yere doğru yaklaşamıyorum, garip bir yol geçişi olması nedeniyle yılan gibi kıvrılan yola eşlik ederek koşmaya devam…

Yokuş inmek bir marifet;

Zirveden inişe doğru başlarken artık İznik görülüyor ve ilk bakışta yarış bitti hissine kapılıyor insan, az biraz daha iniş gerçekleştirirken İznik yaklaşmasını beklerken uzaklaşıyor bir anda motivasyonunuzu kaybedebiliyorsunuz. İnişleri tempolu inmeye başladım ve sonunda dizlerimde ki ağrısı artıyor. (Burada ayakkabı seçimimin ne kadar yanlış olduğunu acı bir tecrübeyle anladım.) Dizlerim ağrıyor inişler bitmiyor, birilerini geçiyorum sonra onlar beni geçiyor bir garip oyun tutturmuş bir halde birlikte yola devam ediyorum, kendimi 55k için odaklamışken kalan mesafelerin azalması görünen uzaklığı hiçte azaltmıyor. İnişlerin bitmesiyle koşabileceğimi düşünürken dizlerimin ağrısı iyice arttı ve yürü koşa döndüm, düzlükten gidişte kalan yolun bir köye daha varacağını fark edince, kendime küçük hedefler koyarak koşmaya başlayıp ara ara yürüyorum. Yanından geçerken mesafemi soran abi ile küçük bir sohbet ettik, kendisi dağcıymış ve 35k koşuyor benim koştuğumu görüp bana eşlik ederek koşarak bir süre devam ettik, neyse ki son istasyon Çamdibi  köyü göründü ve kalan mesafeleri bitirip motivasyon kazanmayı hedefleyip, istasyona ulaştım…

Çamdibi istasyonu, köyün müthiş coşkusu, çocukların tenekeden yaptığı çalgı ve sokaklara asılan Türk Bayrakları kendimi çok özel hissettiren bir andı. Köy ahalisi köyün içinde herkesi destekliyor ve bu güzel coşkuya ortak oluyorlardı. Çamdibi köyüne kocaman teşekkürler, istasyona varınca masada ilk fark ettiğim yaprak sarması oldu. Az bi taze su içtim ve sarma yemeğe başladım ama sadece üç tane yemekle yetindim, gerçekten çok güzeldi. Yola çıkarken bana yolu tarif eden sevgili amcamın “şo yana” gideceksin demesiyle herkes büyük kahkahalarla beni köy ahalisi yolcu etti. Artık kalan 4,5k içinde ağrılarım iyice arttı, biraz yürümekle koşmak arası devam ediyorum, İstanbul’dan gelen adını bilmediğim arkadaşımla tanışıp biraz önderlik yaparak, kendi ağrılarını unutması için bir süre koşup bir süre yürüyerek son geçişe kadar geldik.

Artık her şey arkada kaldı, tüm yorgunluğu unutuyor insan. Kemerli bir tarihi kapıdan içeri doğru girip, karşıma çıkan merdivenin basamaklarını hızla çıkınca bitiş çizgisi için son 500m’nin kaldığını görmenin tarifi mümkün olmuyor. Artık çarşı karşımda görüyor, içimde ki coşku artıyor, ayaklarım hızlanıyor, etraftakiler alkışlıyor, uzaktan gelen bando mızıka sesleri karnaval havası estiriyor, tarihe tanıklık etmiş koca çınarların arasından bitiş çizgisi görünmeye başladı, iyiden iyiye hızlanıyorum. İki kolumu yanıma açtım ve acılarımı bir kenara bırakıp bugünü simgeleyen çiniden yapılmış madalyamı boynuma asıp, benim en uzun mesafeli koşumu tamamladım, 57k.

Yarış akşamı ve son gelen arkadaşlarımızı da karşıladık…

Ertesi gün ödül töreninde…

Birkaç notum da olsun…

  • Başlangıçta belirtilen bardak meselesini bir çok arkadaşım yaşamış ve bu durum herkesi sinirlendirmiş.
  • Çamurda kaymamak için atılmış dallar benim için handikap yarattı, ayaklarımı kaldırmak zorunda kalmam çok enerji harcamama sebep oldu.
  • Derbent çıkışında yer alan yol geçişini keşke daha anlaşılır bir noktadan yapılabilseydi.
  • Yarış içinde kuru kalmanın çok büyük önemi var. Ayakkabımın ağır olması beni çok zorladı.